1. yüzyıl Avrupa Tarihi açısından savaşlarla geçen koca bir dönemdir. Zaman, göreceli bir kavramdır ve Polonya Tarihi’ne baktığımızda bu yüzyıl hiç de kolay geçmemiştir. Polonya 19.yüzyıla bölünmüş vaziyette girmişti. Yüzyılda ilk göze çarpan şey Fransız İhtilali etkisinde Avrupa’da gelişen milliyetçilik akımıdır. Polonya’yı bu yüzyılda özgürlüğü için savaşırken göreceğiz. İlk olarak Polonya, 19. yüzyıla “bölünmüş” olarak girmişti. Yani, bu dönemde Polonya diye bir ülke resmi olarak yoktu. (3. Bölünmeden sonrası) Hem Almanların hem de Rusların asimilasyon politikalarına karşın yine de kendi milliyetini, dilini, dinini ve kültürünü korumuştu. Bu koca bölünme döneminde sanılan ve istenilenin aksine Polonya, bileklerindeki prangalara rağmen, hiçbir zaman umudun, özgürlüğün ve de direnişin o güzel tadını unutmadı.

 

Lakin 1809 yılında Avusturya Kolordusu, Varşova Grandüklüğü ordusuna saldırdı. Polonyalılar Poniatowski komutasındaki ordusuyla, Raszyn önlerinde düşmanın yolunu kestiler. Varşova Avusturya’nın elinde bulunuyordu ama Polonya ordusu, Krakow ve Lvov’u alarak Galiçya’ya girmişti bile. Avusturya, Napolyon ile Schönbrunn’da yaptığı anlaşmayla, Polonyalıların aldıkları toprakları bırakmayı ve Varşova’dan çıkmayı kabul etti. Rusya ve Fransa arasında gittikçe gerginleşen diplomasi sırasında Varşova Grandüklüğü, Napolyon’un, Çar’ın saldırılarına karşı kullandığı bir cephe gerisi görevi görüyordu. Polonyalılar, Napolyon’un Rusya’yı yeneceğine ve ülkelerinin de bu biçimde bağımsızlıklarına tekrar kavuşacaklarına inanarak, 1812 Rus Savaşı’nda Fransa’ya destek verdiler. İşler düşünüldüğü gibi gitmemişti. 1813 yılında Rus orduları Varşova Grandüklüğüne girdi. Polonyalılar Poniatowski komutasında, Leipzig’de Rusya’ya direndi. Bu muharebe kazanılamadı. Poniatowski çatışmalar sırasında öldü ve bir kahraman olarak Vavel’e gömülen General’i Napolyon Maşeral ilan etti.

Bakıldığında olumsuz sonuçları olan bu 8 sene aslında, kısa süreli de olsa bağımsızlık, Polonya ordusunun yeniden kurulması, kültürel ve siyasi yaşamın yeniden hayat bulması gibi pek çok olumlu işe neden oldu. Dönemin belki de dönüm noktası olan Fransız İhtilali, tüm Avrupa’yı etkisi altına alıyordu. Bir yandan Fransız İhtilali diğer yandan Napolyon’un yayılmacı politikası, Avrupa’da dengeleri altüst etmişti.

Bu nedenle Avrupa’da kalıcı bir denge sistemi kurabilmek için İngiltere, Rusya, Prusya ve Avusturya, Viyana’da Avusturya başbakanı Kont Metternich başkanlığında, Viyana Kongresi toplandı. Davetliler arasında olmasına rağmen Osmanlı Devleti, mevcut Balkan sorunları yüzünden toprak kaybedebileceği düşüncesiyle kongreye gelmedi. Kongrenin ilk ve en temel amacı Fransız İhtilali’nin etkilerini ortadan kaldırabilmekti. Milliyetçi akımlar düzenlemek ve Avrupa’nın yeni sınırlarını belirlemek ise bu amacı tamamlıyordu. Fakat, bu sınırların çiziminde “ulusçu” bir politika izlenmediği için istenilen barış elde edilemedi, aksine bu yüzyılda 100 milyondan fazla asker ve sivilin ölmesine yol açtı. Bu kongre sonrası alınan kararlar Polonya’yı yeniden bölmüştü. Ufacık da olsa bağımsızlık katan Varşova Grandüklüğü, Rusya, Avusturya ve Prusya arasında bölünmüştü. Polonya, resmi olarak 4.kez bölünüyordu. Çar, Poznan’ı Prusya’ya bıraktı, Krakow Cumhuriyeti hariç, ülkenin geri kalan bölümüne Kongre Krallığı kuruldu.

Bu krallık da kesin olarak Rus Çarına bağlandı. Bu duruma özel bir anayasa çıkarıldı. Bu anayasa ile krallığın özerkliği koruma altındaydı, vatandaşlık hakları ve özel mülkiyet bu anayasa ile koruma altına alındı. Her ne kadar “özerk” desek de, hem iç hem de dışişleri olarak Rusya’ya bağlıydı. Mesela bir örnek verecek olursak; Tüm yüksek ve önemli görevlerin Ruslara verilmesi ile iç işlerinde de bağımsız olmadığını görebiliriz. Çar I. Aleksandr, Polonya orduları komutanlığına kardeşi Grandük Konstantin’i getirmişti. Konstantin’i biz, 1830’lu yıllara kadar acımasızlığı ile tanıyacağız. Çar, Kardeşi Konstantin ve onun yardımcısı senatör Novasilsov yurttaşlık haklarını koruma altına alan anayasayı, hiçe sayıyorlardı. Diyet ise yeterli değildi. Keyfi ve oldukça ender toplanıyorlardı. Üstüne üstlük, sıkı bir polis teşkilatı kurulmuştu. Böylelikle halk disiplinli bir biçimde izleniyor, oldukça yüksek seviyede baskı altına alınıyordu. Bu duruma yasal yahut gayri yasal olarak karşı koyanlar elbette ki vardı. Yasal olarak, meclis içinde de kendilerine “Kaliszanie” olarak adlandıran bir grup milletvekili vardı. Lakin, baskıcı hükümet böyle bir oluşumu desteklemedi ve diyetten uzaklaştırıldılar.

Yasal olmayanlara gelecek olursak, Walerian Łukasiński’nin kurduğu Yurtseverler Derneği(Towarzystwo Patriotyczne) ve Vilno’da kurulan Filomatlar Derneği(Towarzystwo Filamatów) gibi yeraltı diyebileceğimiz kuruluşlar da vardı. Her ne taraf olursa olsun ortak amacın dışına çıkılmıyordu. Ne var ki, 1822 yılında Walerian Łukasiński tutuklandı ve ömrünün sonuna kadar işkence gördü. Örgütü ise, 1825 yılında Rusya’da seçin alaylarda hizmet veren genç subayların başlattığı başkaldırı eylemini yapan Dekabristlerle iletişim kurdu. Vilnolu  öğrencilerin kurduğu dernek de gizli polisin ve Senatör Novosilsov’un baskılarına tanıklık oldu. Polonya yine de bağımsızlık için direnmeye devam ediyordu. 1828 yılında Varşova’da Teğmen Piotr Wysocki yönetimindeki Muhafız Alayı Okulu öğrencileri, örgütlenmeye başlamışlardı. Bu ön hazırlık tarihe 1830 Kasım Ayaklanması olarak geçecekti. Bu isyanın nedenleri şunlardır: Rusya’nın Polonya’ya yaptığı baskı, Polis teşkilatının haksız yere yaptığı zulümler, Polonya ordusuna yapılan onur kırıcı davranışlar ama en temel nedeni 1830 yılından itibaren Fransız İhtilali’nin o özgürlük rüzgarıydı. Viyana Kongresine karşı çıkan Fransa ve Belçika’da çıkan isyanları bastırmak için asker göndermek istedi.

 

Buna karşı koyan Polonyalılar 29 Kasım 1830 gecesi Łazienki Parkı’nda toplanıp Belveder’e yürüdüler. Konstantin konutundan kaçmayı başarmıştı. Yoksul halk ve rahipler de isyancılara katıldı. Grupça hep birlikte silah depolarına yürümeye başladılar. Ayaklanmalar, her daim Polonyalılar için kötü sonuçlar doğurmuştur. Lakin, Kasım Ayaklanması’nın ilave bir kötü yönü daha vardır. Ayaklanma disiplinsiz biçimdeydi, hatta ayaklanma başladığı sırada insanlar sokaklarda komutanlarını arıyorlardı. Bu karışıklık ve düzensizliğe rağmen 30 Kasım’da Rus ordusu Varşova’dan çekilmeye başladı. General Józef Chłopicki kendini diktatör ilan etti. Toplanan diyet Jerzy Czartoryski başkanlığında, Joachim Lelewel, Maurycy Mochnacki gibi önemli devlet adamlarının da katıldığı bir hükümet kurulduğunu ilan etti.

İsyanın bir diğer hatası ise, köylü sorunlarının ertelenmesiydi. Bu büyük bir destekçi kaybıydı ve isyancılar yollarına kısmen de olsa yalnız devam etmek zorunda kalmışlardı. Buna rağmen, pek çok kentten Varşova’ya Ruslarla savaşmak için gelenler de yok değildi. 14 Şubat 1831’de  Stoczek’de yapılan Rusya’yı yenen Polonya ordusunun morali yükselmişti. 25 Şubat’ta Varşova yakınlarında olan çatışma sonrasında Rus orduları çekilmeye başlamıştı. Mayıs ayında Ostroleka’da yapılan çatışmada Polonyalılar yenildi ve 8 Eylül’de Varşova düştü.  Bu yenilginin sonuçları daha öncekiler gibi ağırdı. Krallık çarlığa bağlandı, ordu ve diyet kaldırıldı, okullar ve üniversiteler kapatıldı, Rusça resmi dil oldu, soyluların toprakları ellerinden alındı, sürgünler ve hapisler yaşandı. Ancak yine de belirtmek isterim ki, her ne kadar olumsuzlukları olsa da, Kasım Ayaklanması bizlere Polonya’nın özgürlük aşkının bitmediğini gösterir. Bu ayaklanma Avrupa’ya göçleri başlatır.

1831 yılında on binlerce Polonyalı okumuş Rus asimilasyonundan kurtulabilmek için ana vatanlarını terk etmek zorunda kaldılar. Düşünen, yazan, okuyan her Polonyalı Çar için bir tehdit unsuruydu. 1831 yılında ise ‘’Büyük Göç’’ diye bildiğimiz bir olay oldu. On bini aşkın Polonya seçkini başka Avrupa ülkelerine gidiyordu. Çoğunluk Fransa’yı tercih ederken İngiltere,  İsviçre, Belçika ve de ABD’ye göç edenlerin sayısı hiç de az değildi. Fransa’daki göçmenler ise daha çok tutucu bir görüşte birleşmişlerdi. Amaçları,  ülkelerini işgalden kurtarabilmek ardından da, monarşik sisteme geçmekti.

Brüksel merkezli bir diğer topluluk olan, Demokratik Polonya Derneği ise, Paristekilere göre daha farklı bir yapı içerisindeydi. Nedenleri daha felsefik arayan bu göçmen topluluğu, bağımsızlığı  yitirmenin nedenlerine çare olarak,  köylülerin özgürlüklerinin verilmesinden yana reformlarda, ülkeyi bağımsızlığa kavuşturduktan sonra da, tüm vatandaşların eşit olacağı bir halk cumhuriyeti  kurma arzusu içindelerdi. Diğer farklı ülkeden görüş ise, İngilteredeki göçmenlerdendi. İngilteredeki göçmenler, devrimci bir görüş içindelerdi. Bağımsızlık sonrasında, tüm denetimin halkın elinde bulunacağı bir sistem kurma arzusu ile düşünüyorlardı. Bu gruplar bu kadar birbirinden farklı ve ayrıkıyken ortak tek noktaları bağımsızlıktı.

Bu gruplardan “emisariusz” adı verilen seçilmiş kişiler ülkeye gizlice girip çıkıyor, karşı istihbaratı sağlıyor ve  Polonyalılar arasındaki iletişimi canlı tutuyorlardı. Kaçabilenler, kalanlara göre  daha rahatlardı. Rus baskısı altında yaşayan Polonyalılar oldukça zor zamanlar geçiriyorlardı. Rus çarının gözü  dönmüştü. Başkent Varşova’da insanların gözünü korkutmak için, türlü türlü işkenceler yapıyordu. Gerçekler gizleniyor, Soylular Rusya’ya sürülüyor, hızlı bir Ortodokslaştırma politikası yürütülüyor ve elbette toplu katliamlar da bu süreç içerisinde devam ediyordu. Ruslar böyle davranırken, öte yandan diğer işgalci devletler de kendilerince yaptırımlar uyguluyorlardı. Ama yine de işgalci devletlerin yönetimi Ruslardaydı. Poznan, Gdansk yani Almanya’ya daha yakın olan kısımda, Polonya’Lı memurlar yerine Alman memurlar alınıyor, Almanca resmi dil olarak kullanılıyordu. Her işgalci devlet kendince bir soykırım, kendince bir asimilasyon içerisindeydi. Bu sırada Brüksel destekli bir ayaklanma olmuştu. Her ne kadar ayaklanma Galiçya başlangıçlı planlansa da, öyle olmadı. 1846 yılının Şubat ayında isyancılar Krakow’u aldılar. Böylece Krakow Ayaklanması da tarihe yazılmış oldu.

Krakow’da halka bir manifesto hazırlandı. Manifesto, halkı savaşa çağırıyor, özgürlük ve bağımsızlık için birlik olma gereğinde olduklarını belirtiyordu. Beylik düzenini reddediyor ve bunu cahil sayılabilecek halka anlatmaya çalışıyorlardı. Köylülerin bu ayaklanmadan uzak kalmaları için, açıkça  imparatorun beylik sistemini çökertmek  amaçlarını söyleseler bile, halk bunu kendi çıkarlarına göre anladı ve Polonyalılar kendi kendilerini yemeye başladılar, bir nevi iç karışıklığa sebebiyet verdiler. Yüzyıllardır köylü aşağılanmış, kullanılabilmesi için eğitilmemişti ve yılların hatta belki de yüzyılların hatası şu an ellerindeydi. Köylüler soyluların mülklerini yakıp yıkıyor, kendileri çalıp, kendileri söylüyorlardı. İşgalcilerin işine yarayan bu kalkışma, zamanında köylüsüne hamilik yapamamış Polonya için oldukça büyük bir ders niteliği taşır. Tarihçiler, bu ayaklanmaya Galiçya Ayaklanması da derler. Bu isyanın en önemli sonucu Krakow, Viyana Konferansı hiçe sayılarak, Avusturya tarafından işgal edilmiştir.

19.yy’a kadar üretim tarıma dayalı, para ise hep kilisenin elindeydi. Ancak bu durum gittikçe farklılaşmaya başlıyordu. Bu değişimin nedeni, teknolojinin gelişmesiydi. Üstüne sömürge devletlerin para gücü de eklenince, banka ve kredi sistemi ortaya çıktı. Bu sistem, yeni toplumsal bir düzen demekti. Soylular ve ruhban sınıfı yerine Burjuvalar, teolojinin yerine de, araştırma, teknik ve bilim geliyordu.

Buhar gücü ile Makine Devrimi gerçekleşmiş oldu. Köylü, topraklarını terkediyor  büyük şehirlere, fabrikalara akın akın gidiyor bu  sayede ucuz işçilik diye bir olay ortaya çıkıyor, halk az, burjuva çok kazanıyordu. Zaten olmayan pazar bütünlüğü, sıkıntının temelini oluşturdu. Bu da ulusçuluk akımının ilk ateşi sayılmıştır. Sanayi devriminin etkileri bunlarla bitmiyor, bir sonraki yüzyılda etkisini gösterecek siyasi akımları da oluşturuyordu. Siyah-Beyaz, İyi-Kötü, Güzel-Çirkin. Her şey zıttıyla var olur. Dönemin Polonya’sında Burjuva sınıfı ile birlikte İşçi sınıfı da önem kazanıyordu. İşçi sınıfının yükselişi bize, artık sınıfsal farklılıkları gösteriyor ve bu sınıfsal farklılıkları istemeyen grupların karşısında da daha  felsefik düşünceleri olan,  sosyalist akımlar da oluşuyordu.

Bu yeni  oluşan sosyalist akımlar, bir proletarya baskınlığını istiyorlardı. İlerleyen tarihlerde bu yeni akımların adlarının değiştiğini, göreceğiz. Sanayi devrimi, sınıfsal farklılıkları, modernleşmeyi, ulusçuluğu, Fransız devriminden sonra yeniden milliyetçiliği ve de yeni sosyalist akımların zamanla liberalizm görüşüne evrilmesini de beraberinde getirdi. Polonya için pazar bütünlüğü ne kadar sıkıntılıysa, sınır bütünlüğü de bir o kadar sıkıntılı bir konudur. Napolyon’dan sonra da  Avrupa’da değişen bir şey olmamış  ve hatta 1830 yılı itibari ile bu  hareket tüm Avrupa’ya yayılmıştı. Başta Polonyalılar olmak üzere, Macarlar, Çekler, Almanlar ve İtalyanlar kendi devletlerini kurmak için  bu hareketi devam ettirirken, İtalya ve Portekiz’de  liberal anayasalar yapıldı.

İtalya bu konuda büyük önem taşır. İtalya’nın bu çabalarını, Avusturya her ne kadar bastırmış olsa bile yeterli değildi çünkü, tüm Avrupa’ya  yayılmış bir fikir akımıydı ulusçuluk. Ama her ülke aynı ulusçu politikada değildi. Burada çok önemli iki ayrım vardır. Ezilen, bağımsızlığını isteyen Avrupa devletleri ve İngiltere, Fransa, Belçika gibi ülkelerde  bu daha çok toplum merkezli bir yapı olarak ortaya çıkmıştır. Dünya büyük bir değişime giderken, sadece bu noktadan ele alınmamalıdır. Fransa örneği, bu noktada en iyi açıklayıcıdır. Ulusçu akımlar bir yana, toplumcu reformcu hareketler de bir o kadar önemlidir. Pek çok Polonyalı da Avrupa’nın hemen hemen her ülkesinde başka devletlere destek veriyordu. Macar ordusunun başında olan Polonyalı Josef Bem  gibi. Josef Bem Türk Tarihi açısından da önemlidir.

Bem, Kasım Ayaklanmasına katılmış bir subaydı. Bem, Avusturyalılarla, Macarlarla ve Ruslarla savaştı. Ama Rusya’yı Banat’ta yenemeyince, Osmanlı’ya sığınmak zorunda kaldı. Müslüman olarak Halep Valisi olarak Osmanlı adına çalıştı. Bem’i bizler Osmanlı Tarihinde Murat Paşa olarak yakından tanıyoruz. Avrupa’daki bu reformlar elbetteki mayasında özgürlük arzusu olan Polonya’ya da yansıyacaktı. 1848’de  Büyük Polonya Bölgesi İsyanı patlak verdi. İsyanı yöneten isim Ludwik Mieroslawskiydi. Bu ayaklanma başarısızlıkla sonuçlandı. 1848 yılının Mayıs ayında Polonyalılar teslim olurken, bu ayaklanma Pomeranya ve Silezya halk bilinci için oldukça önem taşıdı. Bu ayaklanmanın diğer sonuçları ise Galiçya Köylülerine  özgürlük tanınması, Silezya’daki okullara  Leh dilinin geri dönmesi, Berlin  ve Viyana Parlamentolarına  Polonyalı parlementerler’in  girmesidir.

Kasım ayaklanmasından sonra 20 yıl kadar sıkı yönetim sürdü. Bu sıkı yönetim Kırım Savaşı nedeniyle, başka bir deyişle Rusya’nın Osmanlı İmparatorluğu ve diğer Avrupa ülkeleriyle savaşması nedeniyle sona erdi. 1848 devrimlerinden etkilenmeyen Rusya, Balkanlar ve Boğazlar hakkındaki düşüncelerinden vazgeçmemişti. Rusya, artık Avrupa için bir tehdit unsuruydu. Rusya’nın Boğazlarda ve Balkanlarda görülmesinden korkan İngiltere, Fransa, Avusturya ve İtalyan birliğini kurmak isteyen Piyomente krallığı, Ruslara karşı Osmanlılarla ittifak oluşturdular. Böylece Paris Konferansında Rusya, bir anlaşma imzalamak zorunda kaldı.

Osmanlı devleti zafer kazandığını sanıyordu ama içinde onlarca ulusu barındıran, oldukça büyük coğrafyalara yayılmış bir İmparatorluğun toprak bütünlüğünü, Avrupa devletlerinin sözde güvencesine bırakmak ne kadar doğruydu? Ama ne var ki görünürde, Rusya savaştan yenik çıkmıştı ve Polonya ile uğraşacak konumda değildi. Bu fırsatı yakalayan Polonya, tekrardan bağımsızlık için hareketlenmeye başladı. 1860’lı yıllarda ise hareketlenmeler hızlandı. İnsanların yoğun olduğu yerler hedef alınıyordu.

İlk gösteri, General Józef Sowiński’nin  eşi Bayan Sowińska’nın cenaze töreninde oldu. 30 yıl sonra ilk kez, Polonyalılar hep bir ağızdan marşlar söylediler, ellerinde Polonya bayraklarıyla. Bu bir ayaklanmanın belki de ilk adımıydı. Halkı bilinçlendirmek için, sokak gösterileri yapılıyordu. Ayaklanma ile ilgili bilgiler içeren bröşürler, gizli olarak halka ulaştırılıyordu. Hemen hemen her toplantı, her yıldönümü bir anma etkinliğine dönüştürülüyordu. Elbette burada halkın da etkisi çok büyüktü. Polonya, bağımsızlığını tekrardan istiyordu.

Bu gelişmelerden tedirginlik duyan Rus Çarı, Polonyalı devlet adamı Aleksander Wielpolski’nin başkanlığında kurulan sivil hükümet ile Polonyalılara az da olsa belli oranda tavizler verdi. Wielpolski, okullara Lehçeyi geri döndürdü, Varşova’da Asal Okulu açtı, beylik sistemindeki problemleri çözmeye çalıştı, Yahudilere eşit haklar tanıdı. Ancak Rusya ile birlikte çalışması, Varşova’da hiç de hoş karşılanmıyordu.

Siyasi kargaşa yaşanırken, Polonyalılar da ikiye ayrılmıştı. Beyazlar olarak adlandırılan grup ancak özerklikle bağımsız olunabileceğini, özellikle Fransa’nın ve İngiltere’nin yardımına güvenen bu topluluk, toprak sahiplerinden, soylulardan, zengin burjuvalardan ve Zamoyski’nin önderliğindeki entelektüellerden oluşuyordu.  Kızıllar ise derhal genel bir ayaklanma yapılmasını ve çarlıktan kurtularak bağımsızlığa kavuşmayı umuyorlardı. Entelektüeller, öğrenciler, sanayiciler ve işçilerden oluşan bu grup, Jarosław Dąbrowski’nin önderliğindeydi. Kızıllar tehlike unsuruydu. Wielpolski, genç ağırlıklı bir yapısı olan Kızılların gözünü korkutmak için, Rus ordusuna asker almak yoluyla,  Polonyalı gençler arasında seferberlik ilan etti ve bu durum Ocak Ayaklanmasının nedeni oldu.

22 Ocak 1863’de işgalcilere karşı Ocak Ayaklanması resmen başladı. Ulusal bir hükümet kuruldu, bu hükümet bağımsızlığı kazanmak için, silahlı bir ayaklanma başlattığını ilan etti. Toprağı olmayan köylülere toprak verileceği vaadiyle, Polonyalılar, Litvanyalılar ve Ukraynalılar ortak bir savaşa katıldılar. Zaten zor şartlarda başlayan bu partizan savaşı, pek de iyi gitmiyordu. 1864’te çar, köylülere özgürlük ve toprak vaat edince ayaklanmaya katılım azaldı. 1864’te  Traugutt tutuklandı ve asıldı. Son kalan ayaklanmacılar da 1865’in baharında yakalandılar. Her ayaklanmada olduğu gibi bu ayaklanmanın da kazandırdıkları ve kaybettirdikleri vardı.

Bu ayaklanma Polonyalı olmayı yeniden hatırlattı Polonyalılara. Yeniden bağımsızlığı hatırlattı, umut oldu. Bu, en uzun ayaklanmaydı ve üstüne üstlük Polonyalılar da yoktu ayaklanmaya katılanlar arasında. Dolayısıyla Polonya’nın bağımsızlık sorunu çok yaygın biçimde duyuldu. Ayaklanmada kadın, erkek, köylü kentli birbirinden farklı toplumsal sınıflardan insanların katılmış olması, Polonya’da ulus kavramının gelişmesine neden oldu. Bunlar Polonya’yı birleştirme güdüsünü arttırdı. Fakat kötü sonuçları da yok değildi. Rusya ve Prusya civarında yaşayan Polonyalılar bu ayaklanmadan sonra o kadar zulüm gördüler ki, bu ayaklanmanın ismi “Ocak sonrası basan gece” olarak değiştirildi.

Yeniden pek çok Polonyalı ülkesini terk etmek zorunda kaldı. Ayaklanmacıların kimisi kaçtı. Kaçmayı başaramayanlar ise oldukça yüksek tazminatlar ödediler. Polonya iç işlerinde de bağımsızlığını yitirdi. Asker ya da sivil ayrımı olmadan tüm yetki Rusya tarafından   atanan valideydi. Ayrıca “Ruslaştırma” olarak diyebileceğimiz bir politika da uygulanıyordu. Resmi dil Rusçaydı. Okullarda da, kiliselerde de Rusça kullanmak zorunluydu.  Sıkı bir denetim vardı. Kurallara direnenler ise Sibirya’ya sürgüne gönderiliyordu. Sadece Ruslaştırma değildi elbette yapılan. Prusya’nın işgal ettiği yerlerde de “Almanlaştırma” hakimdi. Tüm resmi yerlerde Almanca zorunluydu. Polonyalıların isimleri değişiyor bununla da kalmıyor şehir isimleri de Almanlaştırıyordu. Bu olaya “Prusya tehciri” de denir.

Yine de Polonyalılar gizli de olsa kendi dillerini ve kültürlerini bir sonraki nesillere aktarıyorlardı. Polonyalı yazarların yazmış olduğu eserler halka gizlice sunuluyordu. Öte yandan tüm baskılara rağmen, kızlar için açılan sanat okullarında da gizlice dil ve kültür eğitimi veriliyordu. Varşova Hayırseverler Derneği, Halk Aydınlanma Birliği gibi derneklerde Polonya kültürü yayılıyordu. Kadınlar için Gezici Üniversite açılmıştı. Mezunlarının arasında Maria Salomea Skłodowska Curie  gibi  dünyaca tanınan önemli isimler de vardı. Prusya’nın işgali altındaki bölgelerde, kurulan  Tarım Derneği de, halkın eline bir miktar para vererek, Prusyalıların ellerinde olan topraklarının, geri alınmasını sağlıyordu. Ayrıca Halk Okuma Derneği, Prusyalıların baskısı altındaki Polonyalılara, dil ve kültürlerini hatırlatıyorlardı. Büyük, küçük, herkes kendi özünü unutmamak için, adeta bir savaş veriyorlardı. Hatta, bu mücadeleye çocuklar bile dahil olmuştu. 1901’de çocukların başlattıkları karşı koyuş çok yankı yapmıştı. Çünkü, öğretmenleri onları çok ağır biçimde cezalandırmıştı. Çocuklarının yanında olan veliler de, işin içine girince bu olay yaklaşık bir yıl kadar sürdü. Bu olay, Sienkiewicz, Konopnicka gibi yazarlarında desteklerini aldı.

 

 

CEVAP VER