Adam Mickiewicz’in Gözünden Kırım

Bir Leh gözünden Kırım.

1288
Adam Mickiewicz 1897 - portret, malowal S.Chejmann. Reprodukcja: Marek Skorupski / FORUM

 

Polonya’nın zincirini bir küçük Mickiewicz’in zayıf eli çatlattı.

Mehmet Emin, 1913

 

Polonya, 19. Yüzyıl’a işgal altında girer. Tutsaklıkla geçen 19. Yüzyılın ilk 20 yılı Polonya’da yeni bir akım doğar. Bu oluşan yeni düşünce akımı 1820’lerde romantizm olarak adlandırılmaya başlar. Dolayısıyla dönemin şartlarını da baz alırsak ortaya çıkan gençlik, özgürlük, bağımsızlık, direniş temalarının hepsi yeni çıkan bu akımın içerisinde toplanır.

Polonya’nın en büyük aynı zamanda milli şairi olarak kabul edilen Adam Mickiewicz de bu akımda bir özgürlük savaşçısı olmuştur. Onu sadece edebi yönüyle anlatmak yetmez.

Adam Mickiewicz, tutsak edilmiş ülkesine özgürlük ruhu aşılayan, mücadele etme isteği uyandıran, bir edebiyatçı, bir politikacı ve bir özgürlük savaşçısıdır. Polonyalılar için de bu yüzden oldukça önemli bir yere sahiptir. Hayatını Polonya’nın kurtuluşuna adamıştır.

Polonya toplumunu ateşlemeye çalışan şair, Polonya edebiyatında romantizm akımının ilk eserleri olarak kabul edilen, halkını kurtuluşa çağırdığı “Gençliğe Od” (Oda do Mllodosci) (1820), Balladlar ve Romanslar (Ballady i Romanse) (1822), Poezje ve Grazyna’yı (1823), Atalar”(Dziady)nın II ve IV. bölümlerini (1823) yayımlar.

1825’de ise ülkesinden çok uzaklarda, bir göçmen ruhuyla, aşağıda ayrıntılarıyla incelemeye çalışacağımız Kırım Soneleri (Sonety Krymskie) ni yazar.

Adam’a göre Polonya  aynı İsa gibi yeniden dirilecek ve bütün insanlık için özgürlük idealini gerçekleştirecektir. Dolayısıyla işgal yıllarında dünyanın dört bir tarafına dağılmış olan Polonyalı göçmenlerde, tıpkı Mickiewicz’in Kırım Sonelerinde yarattığı göçmen karakteri Hacı (Pielgrzym) gibi, materyalist dünyaya dönme eğilimindeki batı topluluklarını, ruhsal dünyaya çekecek ve bu şekilde ulusların özgürlüğünü sağlayacaktır. Nitekim baş kahramanı da bir göçmen-Hacı olarak dünya nimetlerinin; şanın, şöhretin, ihtişamın, gücün gelip geçici, yalnızca doğanın kalıcı olduğunu, bu doğal düzenin içinde bir gün Polonya’nın da özgürlüğüne kavuşacağını çok çeşitli metaforlar eşliğinde dile getirir.

1798’de işgal yıllarında doğup büyüyen Adam Mickiewicz, yakın arkadaşlarıyla Flomat (Bilim Severler), Filoret (“Erdem-Fazilet Severler) derneklerini kurar. 3 Çara karşı komplo kurduğu gerekçesiyle Wilno’da hapsedilir.  1823- 1824 yılları arası burada tutuklu kalır. Daha sonra ise Rusya’nın içlerine sürülür. Önce Petersburg’da daha sonra da öğretmenlik yaparak beş yılını geçireceği Odessa’ya gönderilir.

Mickiewicz, Rusya’nın başkenti, çarların mekanı olan Petersburg’da o dönemin Rus siyasal ve entelektüel yaşamını tanır. Burada Dekabristler ve Puşkin’le tanışır. Bu dönem şairin entelektüel ufkunun gelişmesinde etkili olur. Buğday ticaretinin merkezi olan Odessa ise, uluslararası yerleşim yerleriyle, İtalyan operaları, baloları ve toplantılarıyla çok hareketli bir liman kentidir. Burada kaldığı yıllarda sık sık Kırım’a seyahat eder. Seyahatlerinde buraların güzelliklerinden çok etkilenen Mickiewicz Kırım Soneleri Sonety Krymskie ni yazar ve 1826’da Rusya’da Odesa Soneleri Sonety Odeskie ile birlikte yayınlanır.

Hayatı boyunca bir daha ülkesine dönemeyecek olan sürgün şair, kalbindeki düş kırıklıklarının yansımalarını, Rusya tarafından yıkılmış, talan edilmiş Kırım steplerinde bulur. Çünkü eski güçlü, ihtişamlı dönemleri yok olmuş, neredeyse boşalmış olan Kırım toprakları şairin ziyareti sırasında bir harabe görünümündedir: Daha Rus yanlısı Şahin Giray Han (1779-1782) tahta oturduğu sıralarda, Kırım’dan Osmanlı topraklarına göçler başlamış, bu kaos yıllarında Çariçe II. Katerina’nın gözdesi General Potomkin 70 000 kişilik Rus ordusuyla isyanları bastırmak için Kırım’a yönelmiş, ayırım yapmadan gerçekleştirdiği soykırımda 30.000 kişiyi katletmişti.

Dolayısıyla 1783’de Kırım, Rusya’nın bir vilayeti haline gelmişti. 1787’de Kırım sorunu nedeniyle Osmanlı-Rusya arasında bir savaş yaşanmış, Osmanlı kesin bir yenilgiye uğramış, Yaş Anlaşması (1792) ile Kırım’ı Rusya’ya tamamen terk etmek zorunda kalmıştı. Öteden beri hür yaşamaya alışmış ve toprağın büyük bir kısmına sahip olan Kırım köylüsü, mülkiyeti Osmanlı hükümdarlarına, Kırım Hanlarına, Kalgaylara, Beylere, Mirzalara ve evkafa ait olan topraklarda bile yıllarca hür olarak çalışmıştı. Ancak savaştan sonra Rus hazinesine geçen bu topraklarda yaşayan köylüler de “hazine köylüsü” haline gelmiş, bütün özgürlüklerini yitirmişlerdi. Dolayısıyla bu esaretten kurtulmak isteyen köylüye, Osmanlı topraklarına göç etmek tek kurtuluş yolu olacaktı.

Çarlık yönetimi de bu durumu çıkarları yönünde desteklemişti. 1828’de yaklaşık 200 000 Kırım Türk’ü kendi topraklarından göç etmek zorunda kalmıştı. Sonuç olarak kendi topraklarından, o çok sevdiği Litvanya’dan zorla sürgüne yollanan Mickiewicz’in ziyaretlerini gerçekleştirdiği sıralarda Kırım da o eski gücünü, ihtişamını kaybetmiş, tamamen terkedilmiş haldeydi. Dolayısıyla Kırım Hanlığının eski güç ve ihtişamını düşündüğümüzde, Mickiewicz’in yukarıda açıkladığımız göçmen-hacı misyonuna çok uygun bir yer olmasının yanı sıra, Kırım Yarım Adası’nın o muhteşem doğası da onu çok etkilemiş, Kırım’a, Doğu’ya ait bir eser yazmak istemiştir. Şairin bu topraklardan etkilenişinin yanı sıra , Kırım Sonelerinin romantizm dönemi sanatçılarının doğu ile büyük ilgilerinin bir sonucu olarak ortaya çıktığını da eklemek gerekir. Çünkü o dönemlerde doğuya karşı bu yoğun ilgi, eğilim Mickiewicz’in de öğrenim gördüğü Wilno üniversitesinin öğrencileri arasında çok yaygındır, hatta bu öğrencilerin arasında Petersburg’da Doğu bilimleri eğitimi görenler bile vardır. Mickiewicz’in kendisi de Doğu ile çok yakından ilgilidir; Petersburg’da bulunduğu sıralarda amatör olarak Arap ülkelerinin dili, tarihi ve edebiyatı üzerine çalışmalar yapmıştır. Bunun yanı sıra o dönemin ünlü Doğu bilimcisi Jozef Sekowski’nin tavsiye ve önerilerinden de yararlanmıştır.

Kırım Sonelerinde de açıkça görüldüğü gibi Mickiewicz’in, eserlerinde Kırım temasını işleyecek kadar Doğu ve Müslüman dünyası hakkında bilgisi vardır. Diğer taraftan bunları yalnızca Mickiewicz’in seyahatinin şiirsel hatıraları olarak da almamakta yarar var, çünkü sonelerde anlatılanların şairin seyahat güzergahıyla zaman zaman örtüşmediği görülmektedir. Kısacası Kırım Sonelerine yalnızca onun peyzajını, doğal güzelliklerini, tarihini ve bütün özelliklerini içine alan Kırım’a dair lirik bir anlatım olarak bakmak doğru olacaktır.

Kırım Soneleri’nin her biri 4-4-3-3’lük kıta düzeninde 14 satır ve en fazla 14 heceden oluşan 18 şiirlik bir soneler dizesidir. Mickiewicz, ilk cümlelerinde Kırım’ın doğasını betimler. Diğer kıtalarda ise tamamen kendi duygularını yansıtır. Sonelerden en çok beğendiğim ise şudur;

Hacı (Pielgrzym)

 Allah buzdan bir duvar mı örmüş denize, orada?

 Yoksa donmuş buluttan taht mı yapmış meleklere? (….)

Zirvede bu ne kızıllık! Yangın mı var İstanbul’da?

Yoksa, boz gece kaftanını üzerine çektiğinde,

Doğa denizine yelken açan denizciler var ya,

Onlar için mi astı Allah, bu fenerleri gök kubbe içine?

Mirza

Orada?Oradaydım; kış oturuyor, orada sellerin burunlarını

 Ve nehirlerin boğazlarını gördüm onun yuvasından su içen;

İçime çektim, kar döküldü dudaklarımdan; temizledim adımları,

Kartalın yolunu kaybettiği, seyahatinin bittiği yerde bulutun,

Geçtim buluttan beşikte kestiren yıldırımı,

Ta ki, üzerinde yalnızca yıldızlar olana kadar türbanımın.

İşte bu Çadırdağ! Hacı Aa!/

Hala büyük ama boş-Girayların kasrı!

Avlular ve eşikler paşaların yüz sürdüğü hani,

Divanlar, güç tahtları,aşk yuvalarında

 Çekirge geziyor, yılan sürünüyor, şimdi.

Rengarenk pencereler boyunca gündüz sefası

 Sararken sağır duvar ve kubbeleri

Doğa adına insan mülkünü istila eder gibi

 Ve Baltazarın 10 işaretleri ile yazar “Virane”yi.

(…)

Neredesiniz, güç, büyük aşklar, ey sena!

 Baki olmalıydınız su tez akar kaynaktan.

Ne utanç! Siz geçmişsiniz, kaynak hala orada

 

Mickiewicz, Kırım Hanlarının sarayının ne kadar kötü bir durumda olduğunu betimliyor. Bu da şairin çevresinde gördüğü tarihi yapıları ne derece ayrıntılı incelediğini bizlere söylüyor. Daha ilk başlarda bile öyle bir giriş yapıyor ki bu dediğimi adeta kanıtlıyor. İhtişamlı Giray Hanedanlığından kalan sadece boş bir saray, yaşayanları da sadece sürüngenlerdir diyerek durumu anlatır. Her gücün bir gün mutlaka yıkılacağını, hiçbir insanın da sonsuza dek kalamayacağını adeta canlandırır satırlarında.

Mirza kişiliğinin kullanılması ise oldukça ilginçtir. Mirza, doğu insanını temsil ederken, Mickiewicz şiirlerinde doğu insanının psikolojisini de yansıtmak istemiştir. Mirza Müslüman bir Kırım soylusudur. Müslüman gelenek, görenek ve sosyolojik yapısını anlatan Mickiewicz’i bu yüzden eleştirenler de yok değildir. Özellikle  “Çadırdağ” sonesinde pek çok Müslümanlarla ilgili bilgiyi bizlere sunuyor.

Bir Leh’in gözünden dönemin Türk yurdu bu şekilde betimlenmiş, bu betimlemeler de soneleri oluşturmuştur.  Adam Mickiewicz’in Kırım Soneleri eseri Kırım’ı anlamak için önemli bir yer taşır.