Eser incelemesine başlamadan önce öncelikle yazarımız Borowski’nin hayatını, yaşadıklarını ve dönemin sosyolojik- tarihsel yapısından kabaca söz etmek istiyorum. Tadeusz Borowski, 1922 yılında Ukrayna’da bulunan Zhytomir şehrinde dünyaya gözlerini açar. Bu şehirde Polonyalıların yaşadığı bir komünde doğan Borowski, 1932 yılında Varşova’ya gider. Doğumundan kısa bir süre önce 1.Dünya Savaşı bitmiştir. Bu nedenle Tadeusz Borowski’ye “İki Savaş Arası” insanı diyebilirim.  Yazarımızın doğduğu sene, yani 1920’li yıllar Polonya için oldukça mühim yıllardır. 1940 yılında gizli şekilde lise eğitimini tamamlarken aynı yıl “yeraltından” eğitimine devam eden Varşova Üniversitesi Leh Dili ve Edebiyatı bölümüne kayıt olur.

Bir edebiyatçı kimliğini kazanmaya başladığı ilk yıllarda, öykü ve şiirleri el altından dağıtılan ”Droga” dergisinde yayınlanır. 1943 yılında tutuklanarak  Auschwitz, sonra Natzweiler-Struthof ve nihayetinde Dachau Nazi toplama kampına gönderildi. 1945 yılında Polonya Kızıl ordu tarafından Nazilerden kurtarılınca Almanya Münih’e gitti. Münih’te bir şiir kitabı yayınlayıp 1946’da ülkesine geri döndü. 1951 yılında gaz sobasından, gaz solumak suretiyle, 28 yaşında intihar ederek yaşamına son verdi. Borowski’nin hayatından anladığımız kadarıyla, dünyada cehennemi yaşamış bir insan. Bu nedenle eserinde realizm etkisini görmemek mümkün değildir. Ayrıca inceleyeceğimiz bu eser kamp ve kamp sorunsallarının, getto yaşamının, savaş gerçeklerinin, iyi ile kötü arasındaki farkın azaldığını görmemiz için çok idealdir. İncelemekte olduğumuz bu kitap sıradan bir roman değildir. Tadeusz Borowski, henüz 21 yaşındayken tutuklanıp Auschwitz’e gönderilir. Savaşın sonlarına doğru bu katliam dolu kamp kapatılıp, buradaki diğer tutsaklarla beraber ilk olarak Natzweiler- Strufhof kampına ardından Dachau kampına gönderilmiştir. O kamptan bu kampa giderken ise kamp gerçekliğini oldukça iyi  çözmüş, kurtulmasına rağmen kendini “gazla” zehirleyerek öldürmüştür.

 

“Ben melezim.” bu cümle romanımızın hemen hemen başlarında geçer. Auschwitz toplama kampında yaşayan bir tutsağın böyle bir cümleyi kullanması, dönemin Polonya’sında Yahudiler ile Lehlerin ne kadar birbirlerini kaynaştığını bizlere anlatır. Holokost olarak adlandırılan bu soykırım, sadece Yahudilere yapılmamıştır aynı zamanda Polonyalılara da yapılmıştır. Kamp gerçekliğini oldukça sergileyen eser bir soykırım mağdurunun gözünden yazıldığı için yaşanılan her şeyi sansürsüz bizlere gösterir. Kamp bir mahalle gibidir. Herkes herkesi tanır fakat herkesin herkesle çıkarlarının kesiştiği, hayatta kalmak için gerekirse birbirlerini satabilecekleri bir mahalle. Getto diyemeyiz o yüzden buraya.

“- Hepimiz onların getirdikleriyle yaşıyoruz.

             -Hepimiz değil. Evden gelen paketlerimiz var bizim.

            -Senin var, arkadaşlarının var, on arkadaşının var, sizlerin var, Polonyalıların ve herkesin var demek değil. Ya Yahudiler, ya Ruslar? Yiyecek bir şeyimiz, sevkiyatlardan yapılan organisation olmasaydı , sizler o gelen paketlerdeki öyle rahat rahat yiyebilir miydiniz acaba? İzin vermezdik ki size.”

              -Bal gibi  izin verirdiniz ya da Yunanlılar gibi açlıktan geberirdiniz. Kampta kimin yiyecek bir kırıntısı varsa güç ondadır.”

Şu diyalog bize çok şey göstermektedir. Kamp yaşamının gerçekliğini bizlere net olarak göstermektedir. Açıkça gözükmektedir ki Auschwitz Toplama Kampında bile Yahudiyseniz siz yine orada bile ezilirsiniz, hor görülürsünüz. Ölümden önce kaldığınız o yerde bile azınlık durumuna düşürülürsünüz.

“ Benim altımda, hemen aşağıda bir haham;  battaniyeden kesilmiş küçük bir parça paçavralarla başını örtmüş, İbranice dua kitabından yüksek sesle ve tekdüze biçimde dualar okuyor.

            -Sustursak mı şunu acaba? Tanrı’yı bacağından yakalamış gibi feryat ediyor.

            -Döşekten inesim yok. Varsın feryat etsin, bacaya daha çabuk gider işte.”

Burada belirtilen baca, Yahudilerin zehirlenip ardından yakıldığı yerdir. Milyonlarca insan, Krematoryum olarak adlandırılan bu yerlerde kimi zaman canlı canlı yakılarak öldürülmüştür.

Kitapta “sevkiyat” olarak belirtilenler ise trenlerle kampa gelen yeni mahkumlardır. Kamp kapanasıya kadar bu sevkiyat, kimi zaman azalacak kimi zaman çoğalacak fakat hiçbir zaman bitmeyecektir.

“Kampın yasası bu, ölüme giden insanlar son ana dek aldatılır. Bu gösterilmesine izin verilen tek merhamet biçimi.”

 

Kamp sadece insanların “bedenlerinin” yakıldığı yer değildir. Burada insanların ruhları da  yakılmış, yıkılmış ve değiştirilmiştir. Örneğin;

“ İşte bir kadın hızlı hızlı yürüyor, belli belirsiz, ama hararetli bir acele içinde. Üç beş yaşlarında, melek yüzlü,  tombul yanaklı küçük bir çocuk kadının ardından koşuyor, yetişemiyor, küçük ellerini uzatıyor ağlayarak: Anne! Anne!

  • Kadın alsana şu çocuğu kucağına!
  • Bayım, bayım o benim çocuğum değil, benim değil. Diyerek histerik biçimde bağırıyor ve kadın yüzünü elleriyle örterek kaçıyor. Saklanmak istiyor, araçla gitmeyecek, yaya olarak gidecek, yaşayacak olanların arasına karışmak istiyor. Genç, sağlıklı, güzel bir kadın yaşamak istiyor.

 

Ama çocuk avazı çıktığı kadar bağırarak arkasından koşuyor: “Anne, anne, kaçma!”

“Benim çocuğum değil bu, benim değil, değil!”

Kadın Sivastopollu bir denizci olan Andrej’in gözleri sıcaktan ve votkadan baygınlaşmış haldeydi. Kadına yetişip çevik bir omuz darbesiyle yere yıktı, düşen kadını saçlarından yakalayıp tekrar ayağa kaldırdı. Andrej’in yüzü öfkeden çarpılmıştı:

“Ah sen, kendi çocuğundan kaçarsın,ha! Ben bilirim sana yapacağımı, seni oropsu!” kadını belinden kavrayıp çığlık atmaya yeltenen boğazını pençesi ile ezdi ve ağır bir tahıl çuvalı gibi araca savurdu bir hamlede. Ardından çocuğunu da yanına fırlattı.

Kamp, kendi ahlaki kuralları olan bir yer de aynı zamanda ve gelen mahkumlar, burada insanlıklarını da bir kenara koyuyorlar. Sadece yaşama arzusu kalıyor ellerinde. Artık onlar çocuk, anne, baba yahut doktor… Tüm sıfatlarından ayrılıp sadece ölümü bekleyen, ölümü ensesinde hisseden mahkumdan başka bir şey değiller. Bizim Burada Auschwitz’te isimli öyküde ise şu cümle geçmektedir:

“Tek silahımız ise gaz odalarının alamayacağı denli çok oluşumuz ayrıca.”

Bu cümle devamlı sevkiyat olmasına karşın asla bitmeyen ve bitmeyecek insanların varlığını da gösterir. Yaka yaka bitiremedikleri o insanlar gün gelecek kendi küllerinden doğacaklar, sayıları her geçen gün artarken, yaşadıkları bu soykırımı asla unutmayacaklardır.

İnsanlar, ki yürüyorlardı öyküsünde ise belirttiğim o ölüme alışma durumu oldukça sert vurgulanmıştır.

 

“Bir Pazar günüydü…Kafile ağır ağır yürüyor, vagonlardan durmadan yeni insanlar katılıyordu. Kafile nihayet durdu. İnsanlar çimenlere oturup bizim olduğumuz tarafa bakmaya başladılar. Geri dönüp topu sahaya attım. Top ayaktan ayağa dolaşıp bir yay çizerek kaleye geri döndü. Topu kornere çıkarttım. Çimenlere yuvarlandı. Almaya gittim yine. Topu yerden aldığım sırada donup kaldım: Rampa boştu. O renkli, yazlık giysiler içindeki kalabalıktan tek bir insan bile kalmamıştı rampada. Topu alıp geri döndüm ve köşe atışı yaptım. İlk ve ikinci korner arasında arkamda üç bin insan gazlanmıştı.”

Bir insan yaşamı işte bu kadar kısa sürede sonlanabiliyordu işte. 2-3 kornerlik süre zarfı içinde…

Burada gerçekler saklanır, kelimelerle oynanır, insanların beyinleri sözcük oyunlarıyla kontrol edilir. Birçok sözcük, burada gerçek anlamından uzakça kullanılır. Kanada, Sırbistan… Örnekleri çoğaltabilir fakat biri var ki… İşte o her şeyden beter bir sahtekarlıktı. Gaz odasına gittiklerini bilmedikleri gibi oranın gaz odası olduğunu girmeden anlamaz bu mahkumlar… Son duraklarını “banyo” zannederler. Hoş, bu son durağın ismi ile kandırılmaz sadece insanlar. Buradaki yaşam halisinasyondan ibarettir sadece. Dünya içersinde bir başka dünya. Bu yalanlar ve aldatmacalarla dolu olan dünyada ise tek bir gerçek vardır. Umut.

“… birisi bizim kampı Betrugslager kandırmacalar kampı olarak adlandırmıştı. Küçük beyaz evin yanında cılız bir çalı çiti, bir köy evindekine benzer bir avlu, üzerinde “banyo” yazan tabelalar – bunlar milyonlarca insanı ölümlerine dek aldatıp kandırmak için yeterli. Bir boks maçı, blokların yanındaki çimenler, en çalışkan tutsaklar için aylık iki mark, kantindeki hardal, her hafta yapılan bit kontrolü ve Tancred uvertürü dünyayı ve bizi kandırmaya yetiyor işte. Kamp dışındaki insanlar, “Bu korkunç, ama madem bir orkestra, boks maçları, çimenler ve yataklarda battaniye var, o kadar da kötü olamaz,” diye düşünüyorlar… Yaşamak için arttırılması gereken ekmek porsiyonu aldatıcıdır. Konuşmanın, oturmanın, dinlenmenin yasak olduğu çalışma zamanı aldatıcıdır. Hendek setine toprak attığımız yarısı boş her kürek aldatıcıdır. Kendini kötü hissettiğinde, tüm bunlara dikkatle bak ve gücünü yitirme. Çünkü yaşayan insanlara bu kandırmacalar kampına, bu kandırmacalar dönemine dair hesap vermek ve ölmüşleri savunmak zorunda kalacağız belki de.”

Caniliğin başka boyutudur bu büyülü dünya. Dante’nin İlahi Komedya’sındaki cehennem bile olduğu gibi tasvir edilir. Dante’nin cehenneminin girişinde, “İçeri girenler, dışarıda bırakın her umudu,” yazar, Nazilerin cehenneminde ise: “Çalışmak özgür kılar.” Sadece ufak tefek kelime oyunları, hepsi bu.

Fakat bu Haşhaşî dünyadan etkilenmeyenlerde yok değildir. Bununla ilgili çok çarpıcı bir paragraf vardır.

“Sessiz olun diye bağırdı, hiç kimse tek kelime etmediği halde. ‘Ana babalarınızın, çocuklarınızın nerede olduğunu sorup duruyordunuz bana. Söylemiyordum, çünkü sizin için üzülüyordum. Bilin diye söyleyeceğim şimdi, çünkü hastalanacak olursanız size de aynı şeyi yapacaklar! Çocuklarınız, kocalarınız ve ana babalarınız başka bir kampta falan değiller. Onları bir bodruma tıkıp gazla boğarak öldürdüler! Anlıyor musunuz, gazla! Diğer milyonlarcası gibi, benim annem babam gibi! Odun yığınları üzerinde ve krematoryumlarda yanıyorlar. Çatıların üzerinde gördüğünüz o duman size söyledikleri gibi tuğla fabrikasından çıkmıyor. Sizin çocuklarınızdan çıkıyor! Hadi şimdi devam et bakalım şarkı söylemeye!’ dedi sakince dehşet içinde kalmış şarkıcı kıza ve sobadan aşağıya atlayıp bloktan çıktı.”

Burada bahsedilen “Tuğla Fabrikası” terimi asla boşa kullanılmamıştır. Yakılan mahkumlar burada önce toza dönüştürülür, ardından su ile birlikte çamur yapılıp, tekrardan yakıldığında ise külleri gökyüzüne karıştı. Anca havaya karışınca rahatladı ruhları.

 

Toplama kampında yaşayan bir mahkumun gözünden Hitler’in yaymaya çalıştığı ideolojisi işte böyle görülmekte;

             “Adolf sıra dışı derecede sempatik biri ve bu dünyadan biri değil, ama bir Alman olarak olgularla olaylar arasında bir bağlantı kuramıyor ve sanki gerçeği oluşturuyorlarmış gibi, sözcüklerin anlamlarına sarılıyor sıkıca. Kampın kapısında harfler örülmüş demirden: “Çalışmak özgür kılar.” Onlar buna inanıyorlar herhalde…”

 

Bu öyle bir kamptı ki kurtulanlar bile “kurtulamadı.” Borowski de kurtulanlar arasındaydı fakat kendini gaz ile öldürdü. Burada belirli bir dönem yaşamış ve sözde kurtulmuş insanlar yalnızca fiziksel özgürlüğe kavuşabildi. Psikolojik olarak hepsi ölene kadar tutuklu kaldı.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KAYNAKÇA

 

Borowski, Tadeusz, “Bizim Burada Auschwitz’te ve Diğer Öyküler”,çev. Seda KÖYCÜ Alagarka Yayınları,2019.

Taluy Yüce, Neşe, “Özgürlük Peşindeki Polonya”, Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih- Coğrafya Fakültesi Yayınları:398.

 

 

 

 

 

 

 

 

CEVAP VER