Prusyalı ünlü mareşal ve askeri teorisyen Carl von Clausewitz’in deyimiyle ‘’Savaş, siyasetin başka bir şekilde icrasıdır.’’ Bu anlamda tarihin her döngüsünde, diplomasinin işe yaramadığı zamanlarda, milletler amaçları için savaşmayı tercih etmişlerdir. Elbette, kısmen daha büyük devletler bu isteklerini gerçekleştirebilmek için, bu yönteme daha sık başvurmuşlardır. Tarih, milletlerin dönüm noktaları ile doludur. Konumuz ise bana göre, hem Polonya’nın hem de Osmanlı Devleti’nin bir dönüm noktası olan  II.Viyana Kuşatmasıdır.

 

17.yüzyılın ikinci yarısında, sadece bu iki ülkenin değil, tüm dünyanın siyasi tarihinin gelişmesine neden olmuştur.  Bu olay II. Dünya Savaşına kadar olan süreçte, Avrupa’nın siyasal üstünlük kurmasını da sağlamıştı.

Macaristan, 16. ve 17. Yüzyılın iki büyük dünya gücü olan, Habsburglar ve Osmanlıların mücadele alanı olmuştur. Kanuni Sultan Süleyman’ın saltanatının ilk yıllarında, Osmanlılar hızlı fetih hareketine girişmişler ve ülkenin güney ve orta kesimlerini büyük ölçüde hakimiyeti altına almışlardı. Ancak, 1550’den sonra iki devletin mücadelesi, daha çok iki tarafın sınır birlikteliklerinin küçük boyutlu çalışmasına dönüşmüştü.

 

  1. Yüzyılın ikinci yarısında, Köprülüler’in iktidara gelmeleri ve devlet işlerini büyük ölçüde yoluna koymaları, Osmanlılar’ın genel anlamda daha fetihçi bir siyaset sergilemelerini sağlamıştı. Bu süreç içersinde Podolya ele geçirilmiş, Çanakkale boğazındaki abluka kaldırılmış, Girit’in fethi tamamlanmış ve Avusturya’nın Erdel’e yönelik müdahalelerinin önüne geçilmişti.

 

1676’da ölen Fazıl Ahmed Paşa’nın yerine sadrazam olan ve kendisinden öncekilerin elde ettiği başarıların ilerisine geçmek isteyen, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa 1678’de Rus Ordusu ile Çehrin’de karşı karşıya geldikten sonra, Macaristan meselesine yönelmiş ve buradaki gelişmeleri takip etmişti.

 

Yeni çağın askeri şartları içerisinde batılı güçlerle teknolojik anlamda denk olan, buna karşın nicelik ve kaynak zenginliği bakımından Avrupa devletlerinin hepsinin önünde bulunan Osmanlı Devleti’nin sadrazamı Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, sahip olduğu mutlak otoriteye de güvenerek, yaklaşık 150 yıldır süren Macaristan’daki hakimiyet mücadelesini Osmanlı lehine sona erdirmek istemişti. Bu nedenle, Tökeli İmre’nin Osmanlılardan yardım talebi savaşın bir nedeni olmaktan daha çok Kara Mustafa Paşa’nın harp ilanı için olanak sağlayan bir fırsat niteliği taşımaktaydı.

 

Macaristan Meselesini’nin hali ve Orta Avrupa’da tam hakimiyetin sağlanabilmesi için, Avusturya’nın devre dışı bırakılması gerekmekteydi. Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, Avusturya’yı devre dışı bırakabilecek tek formülün, bu devletin kalbi olan Viyana’ya yapılacak bir seferle gerçekleştirilebileceğine inanmaktaydı.

 

Bu kent sadece Avusturya’nın değil, aynı zamanda Alman İmparatorluğunun merkeziydi ve şehrin düşmesi halinde, Fransa sınırına kadar Osmanlı hakimiyetine kafa tutabilecek harhangi bir siyasi güç bulunmamaktaydı. Bu yüzden, Viyana’nın kuşatılmasının, Avrupa ve Hristiyan dünyasını harekete geçireceği daha sefer başlamadan öngörülebilmekteydi.

 

Asıl mesele Haçlı ordusunun ne ölçüde ve ne hızda organize olabileceği ve bu süre zarfında Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın Viyana kuşatmasını fetihle tamamlayıp tamamlayamayacağıydı.

 

Kozaklar’ın sınır ihlalleri ve Karadeniz’i istila etmeleri özellikle, Osmanlı Lehistan ilişkilerini olumsuz yönde etkilemişti.  Osmanlılar’ın 1645’te ise, Girit Meselesi’nden ötürü Venediklilerle 24 yıl savaşmaları, Macaristan Meselesini ikinci plana itmişti. Bu uzun süreli barış, Erdel Meselesi yüzünden bozulmuştu.

Osmanlılar’ın, 17. yüzyıl boyunca yaşadığı dış sıkıntıların temelinde ne Lehistan’ın ne Venedik’in ne de İran’ın güçlü olması yatmaktaydı. Osmanlılar’ın sıkıntılarının asıl kaynağı kendi iç çekişmeleri, bitmek bilmeyen saray entrikaları ve istikrarsızlıktı. Yoksa zaten kendileri de düşüşte olan bu devletlerin Osmanlı’ya kafa tutabilmeleri söz konusu bile değildi.

 

Osmanlılar’ın kendi potansiyellerini yakalamaları, Venedikliler’den Kandiye Kalesi’nin alınarak Girit’in fethinin tamamlanmasını (1669), IV. Mehmed’in Fazıl Ahmed Paşa ile beraber katıldıkları Lehistan seferinde Kamaniçe’nin fethini (1672) beraberinde getirmişti. Bu bağlamda Osmanlılar’ın yeniden kendilerini güçlü hissetmeleri ile Köprülü Mehmed Paşa ile beraber Macaristan sınırı hareketlenmişti.

 

 Bu temel bilgiler ışığında bakıldığı zaman, Osmanlı-Avusturya gerginliği, basit bir sınır anlaşmazlığı veya sadece Orta Macaristan’ın idaresinin kimin himayesinde yapılacağını belirleyecek siyasi bir çatışma değildi. Asıl mesele, Türk Cihan Hakimiyetini yeniden canlandırılması ve bu iddia karşısındaki en güçlü siyasi muhalefet olan Avusturya’nın nasıl devre dışı bırakılabileceğiydi.

 

Bu açıdan bakıldığında, Orta Macaristan meselesine Viyana seferinin sebebi olarak değil ancak, siyasi katalizörü olarak bakmak daha doğru olur.  Viyana Seferi’nin yapılış sebepleri değerlendirilirken, bir diğer önemli neden daha vardır. Babası Oruç Bey Bağdat Kuşatmasında şehid düştüğü için, Köprülü Mehmed Paşa’nın himayesinde devlet kademelerinde yükselen, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, Köprülü Mehmed Paşa’nın kızıyla evlenmesine ve Köprülü Mehmed Paşa tarafından öz oğulları Fazıl Ahmed ve Fazıl Mustafa Paşalardan ayrı bir muamele görmemesine rağmen, evlatlık olarak yetişmenin psikolojik ezilmişliğini üzerinden atamadı.

 

Kara Mustafa Paşa özellikle, elde edeceği bir başarıyla kendinden önce sadrazamlığa getirilen Fazıl Ahmed Paşa’yı gölgede bırakacak bir icraat gerçekleştirmek istiyordu. Kanuni’yi bile gölgede bırakabilecek tek nokta Viyana’ydı.

 

SOBİESKİ’NİN SAVAŞA GİRİŞİ

 

Sobieski için Osmanlı her zaman hayaldi. Ama Osmanlının savaşa girme yolu oldukça karışıktı. Aslında Osmanlı-Lehistan 27 Ekim 1676’da Zarowna’da bir ateşkes imzalamışlardı. Fakat Polonya kralı ateşkes imzalamış olmasına rağmen aklından Osmanlı ile yeniden savaşmayı çıkartmamıştı. Başlangıçta Sobieski sadece Almanlar tarafından alınan topraklarının derdindeydi çünkü o dönemde Avrupa siyasi olarak karışık vaziyetteydi ve Sobieski bu durumdan en fazla yarar elde ederek çıkmak istiyordu.

Fakat Sobieski’nin de muhalifleri vardı. Onlar Sobieski’yi desteklemiyorlardı. Fakat Papalık bir çağrı yaptı. Çağrı tam olarak şöyleydi ;

“ Saygıdeğer efendiler,Türklerle yapılan anlaşmanın kabul edilemez, aşağılayıcı şartlarını kulak ardı etmeyin,kendinizi atalarınızın ebedi onurunu hatırlayarak, Hristiyanlığın en büyük düşmanlarına, geçmişten gelen gücünüzü gösterin ve göğsünüzü siper edin.”

Sobieski, istediği  planlarının gerçekleşebilmesi için  güçlü komşularıyla iyi ilişkiler kurması gerektiğini düşünüyordu. Sobieski Osmanlı yerine Rusya’yı kendine dost seçti. Bu noktada Pajewski’nin değerlendirmesi oldukça önemlidir. Pajewski ;

Kırım Hanlığı ve Osmanlı tarafından tehdit edilen Polonya’nın 1667’de Andruszow’da yaptığı Polonya-Rusya Ateşkesi, Köprülü sülalesinden gelen  Vezirlerin saldırgan politikasının en önemli nedenlerinden biriydi. Bu tehdit kuşkusuz oldukça gerçekçiydi, ancak iki ülke arasındaki bütün farklılıkları ve zıtlıları bütünüyle silecek kadar da güçlü değildi. Bunların arasında 1654-1667 savaşının sonucunda Rusya’nın, Polonya’dan elde ettiği toprak parçası hakkındaki anlaşmazlık ön plana çıkıyordu.”

Lehistan-Osmanlı  arasında yapılacak olan Zorawna Anlaşması iki ülkenin de kaderini çizecekti. Antlaşmayı yapmak üzere Sobieski, İstanbul’a elçi gönderdi.

Polonya elçişi Jan Gninski 14 Mayıs 1677 tarihinde Varşova’dan ayrıldı. 16 Temmuz 1677’de , Sadrazam Kara Mustafa Paşa  tarafından huzura kabul edilir.

 

Oturmam için vezirinkine eş bir tabure verildi, fakat onunki kadar gösterişli değildi. El ele selamlaştıktan sonra dostça kralın sağlık durumundan, Cumhuriyetin gidişatından sorular sordu. Ben de aynı şekilde dostça cevap verdim. Kraliyet mektubumu kabul etti ve Reis Efendi’ye verdi, kahve ile şerbet ikram edildi.”

Gninski bir ay sonra sultan tarafından kabul edilir. Sultan’a hediyelerini verirken bir yandan da Tatar akınları hakkındaki düşüncelerini söyler. Osmanlı Ukrayna ve Podolya için net ve kesindi. Bunun sebebi ise Cumhuriyetin zayıfladığını bilmesiydi.

Görüşme sırasında Reis Efendi, Gninksi’yi anlaşma dışında taleplerde bulunduğu için suçlar ve şunları söyler ;

Bab-ı  Ali size barış ihsan ediyor, istediğiniz anlaşmayı da yapıyor. Onu ister kabul edin ister kabul etmeyin. Bizim savaşa hazırlandığımızı görüyorsunuz,şunu bilin ki , Polonya’ya Moskova’dan daha yakınız, bundan dolayı oyalanmayın.”

 

Bab-ı  Alinin en yüksek görevlilerinden biri olan  Telhiscizade Reis Efendi  anlaşmayı kabul etmesini hızlandırmak için “ Burada böyle saatlerce beklemek yasak. Bu anlaşmayı ya kabul et ya da savaşa hazırlan. Lwow’a Çehrinden daha yakınız.” der.Uzun süren tartışmalardan sonra  Zorawno Barış Antlaşması onaylandı.

 

Bu anlaşmada Türk Tarafı ; iki taraftan belirlenen sınırlar içinde Ukrayna ve Podolya’yı kendinde tutuyor, Lipka Tatarlarının Polonya’dan Osmanlıya özgürce geçişini sağlıyor, Polonya’nın, Bab-ı Ali’nin düşmanlarına karşı tarafsız kalmasını istiyor ve kaçkınlarının ona geri verilmesini bekliyor, bunun karşılığında Polonya’nın vermesi gereken 22.000 zloty haraçtan vazgeçiyor, Polonya tarafı bozmadığı sürece barışı bozmayacağına, Tatarların Polonya sınırlarına saldırılarına izin vermeyeceğine  söz veriyor ; Polonya’ya Pawolocz ve Biala Cerkiew’i veriyor, Podolya ve Ukrayna halklarını resmi vergiden muaf tutuyor onlara aynı zamanda inanç özgürlüğü veriyor, Kamaniçe ve Bardaki koruma veriyor, Miedzyboz ve Bar’dan Polonya birliklerinin çıkmasını istiyor, kara serbest ticaret izni ve Dniester boyunca tüccarlara yol, gümrük ve mahkeme tayini ; elçilere serbet geçiş izni ve onların konvoylarına; sınırlara kadar güvenlik sağlanacak, sınırdaki vergi memurlarına güvenlik; Kamaniçe’de bir paşalıktan başka paşalık olmayacağına söz veriyor; esirler karşılıklı geri verilecektir. Fakat Müslüman Polonyalılar bu anlaşmaya girmiyor.

 

Aslında, Sobieski Türklerle işbirliği yapmak istiyordu ama Osmanlının bu tavrı

Sobieski’nin intikam almasına yol açmıştır. Bu sonuç bir anlamda Polonyalıları Türklerden intikam alma  yoluna sokmuşlardır.Sobieski, Avrupanın her tarafına; bütün Hristiyan devletlerine krallık mektuplarını taşıyan Polonyalı elçiler yollandı. Sobieski bu mektuplarda şöyle sesleniyordu ;

 

 Barbarların fetihlerine fetihle, zaferlerine zaferle karşılık vermeyi, onları Avrupa’ya geldikleri steplere geri göndermeye öneriyorum, tabii ki, yalnızca zafer kazanmayı ve canavarı ehlileştirmeyi amaçlamıyorum, aynı zamanda Bizans kalıntılarılarından çıkararak bu canavarı çöle kovmayı da öneriyorum.”

 

Ilk dönemlerde , Avrupa Osmanlı ile bir savaşa girmek istemiyordu. Sobieski yalnız kalmıştı. Avusturya dahi savaşla ilgilenmiyordu ama Polonya’nın bu tutumunu olumlu karşılıyordu. Bu şekilde Türklerin tehlikesinin geçeceğini düşünüyordu. Kalan diğer Hristiyan devletler ise Kutsal İttifak’a katılmaya çok da gönüllü görünmüyorlardı.

 

Fransa ise Sobieski’yi eski müttefiki olan Osmanlıya karşı bu tutumu yüzünden düşmanca görüyordu. Versay Sarayında bu durum endişelere de yol açmıştı. Fransa’ya göre bu durum Almanların güçlenmesine neden olabilirdi.

 

Viyana giderse, Varşova’yı kim koruyacak?” sözleri mecliste söyleniyordu.

Avusturya ile ittifak’a girilmeden önce Fransız taraflarlarının  muhalefeti kırılması gerekiyordu.

 

Sobieski’ye göre Avrupa’nn Osmanlıya karşı birleşmekten başka bir çaresi yoktu. Bu nedendendir ki tüm güçleriyle Türklere karşı çıkmak zorundalardı.

 

31 Mart 1683’de ittifak imzalandı. Avusturya savaşa 60,000, Polonya’da 40.000 asker gönderecekti. Savaşı Sobieski yönetecekti. Sezar, Polonya ordusunun güçlenebilmesi için 1.2 milyon zloty para yardımı yapacaktı. Bunun üstüne Kazimierz’in İsveç Savaşı sırasında aldığı borçlar da silinecekti.

 

 

Aynı zamanda Osmanlı karşıtı yeni müttefikler aranacaktı. Polonyalılar Ruslarla, Avusturyalılar ise Venedik ve Papalık ile görüşeceklerdi. Polonya ile Avusturya anlaşması Viyana’da büyük ses getirdi. Alman kronik yazarı Brülig şöyle anlatıyordu :

 

“İşte çok ağır bir fırtınadan sonra güneşin ilk ışıkları parladı ve beklenilmedik şekilde üzüntü mutluluğa dönüştü, çünkü uzun zamandan beri beklenen ittifak anlaşmasının imzalandığı haberi Varşova’dan geldi.”

 

“Polonya’nın Müslümanların önünde Hristiyanlığın kalesi” propagandası ve bu şekilde Türklerle savaşın zorundalığı toplumda kabul görüyordu.

 

 

Anlaşmaya bağlı olarak meclis savaş hazırlıklarına başlama kararı aldı. 17 Nisan tarihli karar krallık ordusunun sayısının üç katına çıkacağını bildiriyordu. 12binden 36 bine çıkarılan asker sayısı çıkarıldı. Litvanya ordusunun asker sayısı da iki katına çıkartıldı. Bu büyük orduyu tutmak için  Krallıkta 13 milyon, Litvanya’da 5 milyon zloty’ya çıkan yüksek vergiler yasallaştı. Bu karaa bağlı olarak da 16.000 zırhlı süvariyi ;4.000 hafif süvariyi ;9.000 piyadeyi ve 3.000 Dragon’u kapsıyordu.

 

Polonya ordusunda son birkaç yıldan beri hiç karşılaşılmamış piyade ve atlı süvari sayısı müttefiki Avusturya’nın zorlamasıyla olmuştu. Sezarlık başkanlığı emrinde çok sayıda piyade ve dragon bulunduruyordu. Bundan dolayı her şeyden önce Türklerle yaptığı savaşlarda pek çok deneyim sahibi olmuş Avrupa’nın değer verdiği becerikli Polonyalı süvarilere ihtiyaç vardı. Polonya’da piyadeden daha çok atlı süvariyi toplamak daha kolay oluyordu. Özellikle o sıralarda  ortaya çıkan bir Türk tehditi  Sobieski için yıkım olmuştu. Bu tavır Sobieski’nin yeni ittifaklar aramasına yol açmıştır. İlk Kutsal İttifak adımları böylelikle atılmıştır. Osmanlı ile olan 1678 Zorawno barışını bozarak Viyana’ya yardıma gider.

 

Sobieski’nin  önünde iki büyük engel vardı. Asker sayısı ve daha büyük bir engel olan muhalif soylu ve magnat sınıfıydı. Ordu kurmasına uzun bir süre izin vermediler. 1683 baharında Sobieski muhalefet üzerinde büyük bir zafer kazanır ve durum radikal şekilde değişir.17 Nisanda Sezarla yapılan anlaşmanın onanmasıyla meclis, 36.000 krallık, 12.000 Litvanyalılardan oluşan toplamda 48.000 anlaşmanın 8.000 fazlası bir orduya sahip oldu. Türk ordusu ise Viyana’nın surlarında oldukça yorulmuştu. Sobieski 18 Temmuzda Wilanow’dan ayrıldı.

 

Jan Sobieski Türklerle olan savaşın doğru olduğuna yürekten inanıyordu çünkü Viyana’nın düşmesi, Polonya’nın düşmesiydi ve eğer Sezar kendi gücüyle yahut Almanların yardımıyla karşı koyarsa, bu hem Cumhuriyetin prestiji açısından hem de Avrupa politikasının çıkarları adına büyük bir darbe olacaktı.

 

Sobieski’ye durumun aciliyetini söyleyen bir sürü bilgi de yol boyunca geliyordu. Sobieski orduların komutanı olmak istiyordu çünkü müttefiklerinin Osmanlıya karşın zaferleri yoktu. Sezar bu savaşa katılmayarak, ordunun başına Sobieski’nin geçmesinde büyük rol oynadı.Sobieski, istediğine ulaşmıştı.

 

Tuna üzerinden  yapılan seferden sonra 9 Eylül’de, bütün ordu Viyana Ormanlarından Tulln’e doğru yürüyüşe geçti, akşamında ise Viyana eteklerindeydi. Kara Mustafa Paşa ise yardım kuvvetlerine saldırmak yerine Viyana’ya son hücumu yapmaya hazırlanıyordu.

 

11 Eylülde kampta komutanlar arasında yapılan konseyde, Sobieski önesinden yapmış olduğu “orde de bataille” planını tanıtıyordu. Sobieski’nin çok fazl planı ve stratejisi vardı.Alman ve Sezarlık orduları merkezde olurken, Polonya orduları iki kanada ayrılacaktır.

 

Orduların önündeki Kahlenberg’in tepesine çıktığında gözler önüne serilen manzara korkutucuydu.

 

“Ne görüntüydü Tanrım, bu tepenin üzerinden gözler önüne serilen o koskocaman fevkalade güzel çadırlarla kaplı Türk bataryalarından açılan ateşe, şehrin tabyalarından gelen korkunç gürültü havayı dolduruyordu, ateş ve duman şehri öyle kaplamıştı ki yalnızca kulelerin uçları görünüyordu. Bundan başka kampın önünde savaş düzeninde bulunan binlerce Osmanlı askeri, Tunadan dağlara doğru bütün alanı kaplamıştı, Türklerin sol tarafında geleneksel karmakarışık güzergahında gidip gelen sayısız Tatar orduları.” diye Fransız François Dupond Osmanlı ordularını tasvir eder.

 

Sobieski eşine yazdığı mektuplardan birinde “Sanki kurtarmaya gelecek olan birlikler çok uzaktaymış gibi davranıyorlardı.” şeklinde Osmanlının rahatlığını bahseder.

 

Sobieski komutanlarına ise  “ Bu düşmanı, vaktiyle Hotinde yenmiştik, şimdi o yine karşımızda duruyor. Aslında şu an biz yabancı topraklardayız, fakat kendi davamız için savaşıyoruz. Kendi vatanımız için, Hristiyanlık için savaşıyoruz, aynı zamanda Sezar ve Tanrı için de savaşıyoruz.” diye onları cesaretlendirir.

 

Sabah saatlerinde  Karlenberg’den atılan toplar artık saldırının başladığını gösteriyordu. Müttefik orduları doğudan batıya, Rosskopf tepesine kadar Leopoldsberg’le Kahlenberg arasında yaklaşık 11 km’lik alanda büyük bir yay oluşturmuşlardı. Bu yayın doğusunda Avusturya orduları ve Alman orduları, Batısında  ise Sobieski komutasındaki Polonya orduları vardı. Karşılarında ise  Sarı Hüseyin Paşa’nın tümeni vardı. Alman ordularının karşısında Kara Mustafa Paşa, Avusturya’nın karşısında da İbrahim Paşa vardı.

 

Saldırı sağ kanatta başlamıştı. Kara Mustafa Paşa’nın direnci yavaş yavaş kırılıyordu. Bu zayıflayan sol kanatın karşısında bulunan Sobieski, bu durumun farkında olarak Topçu General Marcin Katski’ye saldırı emrini veriyordu. Katski’ye aynı zamanda piyade birlikleri de bağlıydı ve onlar, Polonyalı askerlere çok güçlü ve etkili ateş açan askerlerle dolu tepelere saldırmaya başladılar.

Polonyalı piyadeler, sırasıyla tepeleri alarak ilerliyorlardı. Bu şekilde  Kara Mustafa Paşayı geri çekilmeye mecbur bırakıyorlardı. Osmanlılar, her ne kadar sağ kanatta güçlü de olsalar diğer birliklerin sağ kanada kaymasıyla birlikte Türkleri yeniden geri çekilmeye zorlamıştı.

 

Kara Mustafa Paşa olayın ne durumda olduğunu ancak şu an anlamıştı. Sobieski, atlı süvarilere kesin saldırı emrini vererek savaşın can alıcı noktasına geldiğini gösteriyordu. Başında kendisi ile birlikte yaklaşık 20.000 atlı süvarı Viyana tepelerinden Türk ordusuna saldırdı. Türk gücü tamamen kırılmıştı. Birleşik ordular savaşın galibi oldu. Sobieski’ye göre bu savaş tam anlamıyla bir zafer olamamıştı çünkü Kara Mustafa Paşa’nın ordusu tam olarak yok edilememiştir.

 

Sobieski, Kara Mustafa Paşanın o görkemli otağında, eşine şunları yazar ;

 

Tanrı ulusumuza şimdiye kadar hiçbir ulusa nasip olmamış,  hiç duyulmamış zafer ve ün ihsan etti. Bütün silahlar, toplar, bütün kamp, kıymet biçilmez hazineler elimize geçti. Düşman ölülerini savaş alanlarında ve kampta bırakarak telaş içinde kaçtı. Develer, katırlar, öküzler, yan yana dizilmiş koyunlar, ancak bugün onları bizim ordularımız, Türkleri sürüleriyle önlerine katmış sürüyorlar; onlardan daha iyi giyimli, iyi atlar üzerinde pek çoğu ise kişisel olarak bize kaçıyorlar(…)Vezir her şeyini bırakarak bir kat elbise bir at üstünde kaçtı. Onu yenen ben oldum. Çünkü onun ardından büyük ölçüde ihtişam ve onur bana kaldı; aynı kampta verizin arkasından odalığı bana onun çadırını gösterdi, öyle genişti ki; surlar içindeki Varşova ya da Lwow kadar. Şimdi onun taşıdığı bütün eşyalara ben sahibim; Çadırlar, bütün arabalar ve binlerce çok değerli şeyler; bu güne kadar görülmemiş paha biçilmez değerde eşyalar elime geçti. Bunlar Hotin’de elde edilen hazinelerle hiçbir şekilde karşılaştırılamaz. Bir kaç tane yakut, safirle süslü sajdaklar binlerce kırmızı altın eder(..) bütün koşum takımlarıyla Vezirin atı da ben de. BU savaşlar ve diğer savaşlardan altın kılıçlar(…) Vezir, sultanın sarayından getirdiği çok güzel bir deve kuşunun da elimize geçmemesi için kesilmesini emretmiş(…) Çadırların yanında çeşitli lezzetli yemekler(…) Çadırlarda hamamlarlar, küçük bahçeler, fıskıyeli havuzlar, şadırvanlar, tavşan beslenecek yerler, kediler, hatta bir papağan bile vardı, fakat uçtu, onu tutamadık.

 

Viyana sonrasında elde edilenler o kadar çoktu ki, Sobieski “ Bu sayede pek çok bey doydu” yorumunu yaptı. Bu yağmalar pek çok askeri de zengin etmiştir.

 

12 Eylül sıradan bir zafer değildi. Bu zafer, Hristiyanlığın zaferiydi ve hatta büyük bi heyecanla Papa’ya mektup gönderir. Mektubunda “Geldik, gördük, Tanrı fethetti.” der.

 

Sobieski ise 17 Eylülde eşine mektubunda şunları yazar ;

Görüşmeden sonra durum hiç düşünmediğimiz kadar değişti…hiçbir erzak yardımı yapmıyorlar…Yaralılarımız ve çok sayıda ölü gübre içinde yatıyor…”

Viyana Polonyalılar için gerçekten bir zafer miydi ?

CEVAP VER