ADAM  MICKIEWICZ

VATAN ŞAİRİ

Hürriyeti sevmeye ve hissetmeye muktedirsen şayet,

Konuşmamız için söze ne hacet. Ben senin iç çekişlerini, sen benim göz

yaşlarımı anlayacaksın ve sıkacaksın elimi – işte Polonyalının dili.

1827

Po śladach Adama Mickiewicza w... Stambule. Mało znane fakty z życia - Niezłomni.com

 

Adanmış Bir Yaşam

 “30 Aralık günü, yağmurlu ve kapalı bir gündü. Birinci piyade alayı subay­larının omuzları, içinde Adam Mickiewicz’in naşının bulunduğu tabutu, o ana kadar üzerinde durduğu, ayakyolu kapısından bozma ve iki tahta kazığa day­alı geçici katafalkının üzerinden kaldırıp bir çift öküzün koşulduğu kağnının üzerine koydu . Kağnı kara kefen beziyle örtülüydü. Wladyslaw Zamoyski’nin tümeninden kırmızı-lacivert üniformalı, kasketleri muşamba ile örtülü, tüfe­klerinin namluları yere dönük askerlerle apoletlerini siyah kurdela ile kapamış subayların ikili yürüş kolu ortasında kağnı, yağmurun altında, çamurlu, dar sokaklardan geçerek ağır ağır Pera Yokuşu’nu tırmanıyordu. Yürüş kolunun önünde orkestra, cenaze marşını çalmaktaydı . Peşi sıra omuz omuza insanlar yürüyordu : Polonyalısı, Türkü, Yahudisi, Ermenisi, Fransızı, Sırbı, Arnavu­ tu, Bulgarı, Rumu, İtalyanı ve Dalmaçyalısı . Hepsi kağnının peşi sıra kardeş kardeşe yürüyorlardı. Cenaze korteji sokaklarda ilerledikçe, bu kalabalık da arttı . Gözün alamayacağı kadar büyüdü . Siyah türbanlar ve başları açık Kadınlar, yoksullar ve zenginler aynı safta. Tabuk, cenaze ayini için artık Pera’daki katolik kilisesine getirilmiş olmasına karşın, yağmurun çiselediği soğuk havada, bu birbirlerine sokulmuş insanlar kalabalığı dağılıp gitmedi.

Sabırla, suskun beklenildi. Kortej, Pera’dan, Galata’dan geçip Tophane’ye ulaştı; burada tabuk bir sandala konulup “Fırat posta gemisine gönderildi. 31 Aralık günü Adam Mickiewicz’in naşı Fransa’ya doğru denize açıldı. O gün gökyüzü açıktı, sonra yıldızlar çıktı. Gözün alabildiğince gökte ve denizde gece, sakindi.”

Polonyanın vatan şairi Adam Mickiewicz (soyadının okunuşu: Mits­ki eviç), İngilizler için Byron ne anlama geliyorsa, Türk kültüründe Namık Kemal nasıl değerlendiriliyorsa, Polonyalılar için o anlamda ve o değerde bir sanatçıydı. Tabutu peşinde, yağmurlu bir İstanbul sabahı omuza omuza yürüyen kalabalığın niteliği, Polonyalı romantik şairin evrenselliğini, ulusal ve kültürel aitlikleri birbirlerinden çok farklı insanları aynı safta birleştirebi­lecek bir dil yaratabilmiş bir sanatçı olduğunu kendiliğinden kanıtlamaktadır.

Adam Bernard Mickiewicz, Polonya’nın komşuları tarafından parçalan­masından birkaç yıl sonra, 24 Aralık 1798 yılında, İsa Doğdu Bayramı ar­ ifesinde, eski Lituanya topraklarındaki Novogrodek’de ya da bazı kaynaklara göre Novogrodek yakınlarındaki Zaosie Köyü’nde, yoksul düşmüş bir aristokrat ailenin oğlu olarak doğdu. Yok edilmiş bir ülkeye doğmuştu; Polonya-Litvan­ya Devleti’nin toprakları iki işgalle aşama aşama Rusya, Avusturya ve Prusya devletlerinin eline geçmişti. Ama 1795’teki üçüncü işgal öldürücüydü; ülke tümüyle haritadan silinmiş, aynı büyük güçler arasında tamamen paylaşılmıştı:

“Yazık bize, biz yurdundan firarilere, bir salgınlar zamanı Yurtdışında korka korka kaldıranlara yerden başlarını!

Peşimiz sıra geldi endişe, her nereye vardıysak zira,

Bir düşman buluyorduk karşımızda, her bir komşumuzda,”

Şairin çocukluk ve ilk gençlik yılları, doğduğu yörenin insan ilişkiler­inde sıcak, samimi köy atmosferi içinde geçmişti. Dominikan Tarikatı’nın Novogrodek’teki okuluna devam ediyordu. Önce kısa bir süre fen bilimleri eğitimi alacağı, ama ardından filoloji ve tarih eğitiminde karar kılıp bitireceği Vilno Üniversitesi’ne gidene kadar soluduğu bu taşra atmosferi, doğup büyüdüğü yörenin folkloru, şairin yaratıcılığına çok güçlü etkiler yapmış ve ileride yazacağı pek çok şiirin ana esin kaynağı olmuştu. İşte buna kanıt,

,,Zosia” şiiri:
,,Bir vakit bahar sabahları burada bu köyün en güzel kızı Zoşia, otlatırken koyunları, şen şakrak şarkı çığırır hoplaya zıplaya.
Bir keresinde Oleş bir çift güvercine bir buse istemiş ya;
Lakin dertsiz tasasız kız gülüp geçmiş hediyesine de, ricasına da. Yujio bir kurdele vermiş çoban kıza, Antoş dersen kalbini;
Lakin ürkek Zoşia güler geçer Yujio’ya da, Antoşaa da.”
Mickiewicz, haksızlığa uğramış ve türlü baskıyla karşı karşıya kalan halkının duygularını, çok genç yaşlarından itibaren, şiir diline dönüştürm­eye başlamıştı. Esir düşmüş ulusların, zulümle çiğnenen toprakların savunuculuğunu üstlenen dizeleri, tüm gençliğin dilinde dolaşmaktaydı; ki şiirlerinin çoğunu da gençliğe hitabe şeklinde yazıyordu.

Çevreni kuşatsın da birleşen ellerimiz İhtiyar dünya! Senin sarsalım temelini Bu eskimiş boşluktan koparalım da seni Var gücümüzle yeni imkanlara itelim.

Çürümüş kabuğundan kurtulanın vaktidir; Donan, tazelen, bize bahar çiçeklerini getir. Kısıldansın bir parça o küflenmiş hafızan; O uzak yaratılış-oluş günlerini an;

Bir kaostun, meçhuldü hem maksadın hem derdin, Karanlığa gömülü ceset gibi beklerdin;

Bilmezdin ne gün gelip neler olacağını. Kainatın mimarı, kaldırdı parmağını;

Dün yalar öğrendiler mühver üzre dünmeyi, Boralar uğultuyu, dalgalar düğünmeyi,

Yer otlarla kaplandı, gök yıldızlarla doldu;

Kainat bildiğimiz ezeli alan olduTekrar girdin kaosa, şaşırdın boşluktase . Yeniden bir ‘K u N’ emri verilecek, yeniden. Gelecek hürriyetten, imandan, haktan haber;

Ergeç eriyecektir çeşit çeşit perdeler; Buzdan istihkanları eritecek güneş. Gençliğin kıvılcımı, şimdiden yangına eş:İnsanlığın samimi, milletlerin hıncımı, Aşk, gelip üfleyecek bu güzel kıvılcımı; Dönen dünyaya yine mihver olup milliyet,

Doğacak parıl parıl ufkumuzda hürriyet…  

Gizli gençlik toplantılarında şiirleri okunduğu zaman, özellikle şu dizelerinin üzerinde tok sesle durulurdu:

“Doğmuşum kölelik içinde, Zincire vurulmuşum daha beşikte. Selam sana istikbalin fecri,

Ardından doğacaktır, Hürriyet Güneşi...
Özgürlüğe adanmış ve Polonyalılarda özgürlük için mücadele ateşini körükleyici yapıtlarıyla, çocuk denebilecek bir yaşta, geniş bir okuyucu kitlesi buldu. Şiirleri, esaret altındaki Polonyalıların “manevi gıdası” gibi büyük bir açlıkla aranır ve gizliden gizliye okunur olmuştu.

Mickiewicz’in esir düşmüş ulusunun acılarını şiirleştirdiği “Atalar” adlı ulusal destanını 21 yaşında kaleme aldığı düşünülürse, ne denli genç bir yaşta ne denli önemli yapıtlar vermeye başladığı anlaşılacaktır. Hem bu manzum destan hem de başka bazı önemli yapıtları günümüz dünya klasikleri arasında sayılmaktadır ve yaygın olan batı dillerine çevrilmişlerdir.

Adam Mickiewicz, yalnızca bir “dava şiiri” yaratıcısı değil, ama aynı zamanda  yurdunun  özgürlük  mücadelesi  içerisinde  faal  görev  üstlenen bir “dava adamıydı’: Polonya’nın özgürlük mücadelesini desteklemek için 1811’de, okuldaki en  yakın  arkadaşlarıyla  birlikte  “İlim  Aşıkları”  adın­da, sonradan “Erdem Aşıkları,, adı altında  çok daha geniş bir  gizli öğren- ci örgütlenmesine dönüşecek bir gizli bir örgüt kurmuştu. ,,İlim Aşıkları,,, adından da kolayca anlaşılabileceği gibi, hiçbir açık siyasi hedefi olmayan bir örgüttü. Görünürde zaman zaman toplantılar  yapılıyor, bu toplantılar­ da şiirler okunuyor, öğrenciler çok çeşitli konular üzerine tartışmalar yapıyorlardı. Dolayısıyla, örgütün etkinliği aslında bir ,,fikir kulübü” etkinliğiydi. Bir farkla ki; gizli bir amacı olan bir “fikir kulübü”. Örgütün, o dönem yapıtlarından ve aralarındaki yazışmalardan anlaşıldığı kadarıyla mizahi yanları çok gelişmiş, neşeli, hayat dolu gençlerden oluşan kurucu üyeleri, özgürlük mücadelesinde faal olarak yer alan çevrelerle yakın ilişki içindeydiler ve bu ilişkiye bağlı olarak gizli bir görev, ilerlemeci ve milli­yetçi fikirleri üniversite öğrencileri arasında yayma görevi üstlenmişlerdi. Bütün bunlarla birlikte düşünüldüğünde; Mickiewicz’in şiirlerinin gücünü, sanatsal mükemmelliklerinin yanı sıra, belki de yaşamıyla bu denli iyi örtüşmelerine bağlamak mümkün gözüküyor. Şair, ilk gençlik yıllarından itibaren kendisini hareketli ve gerilimi yüksek bir yaşantı içinde bulmuştu  ve bu hareketli “komitacı” yaşantısını İstanbul’da  ölümüne kadar sürdürdü.

Onunla aynı gizli örgüt çatısı altında birleşen okul arkadaşlarının çoğu, ömürlerini yabancı ülkelerde tamamlamak pahasına, örgütü kurarlarken iç­ tikleri anda sonuna kadar bağlı kaldılar. Çok sevdiği sınıf arkadaşlarından biri Amerika’ya, diğeri İran’a göç etti. Birçoğu Fransa’ya sığındı. Bunlar, “ilim Aşıkları”örgü tünün1823yılında Çarlık polisitarafından açığa çıkarılmasından sonra oluyordu. Mickiewicz, önce Vilno’da bir manastırda hapis tutuldu. Ar­dından yargılandı ve 1824’te bazı arkadaşlarıyla birlikte Sibirya sürgünü ce­zasına çarptırıldı. Hapislik, mahkemeler ve sürgün, Polonya’da romantizm dönemini 1822’de tek bir şiir kitabıyla, “Balladlar ve Romanslar”la başlatmış büyük şairin geri kalan yaşamı için, artık en belirleyici çizgiler olacaklardı.

 

 

M. Emir Genç

CEVAP VER